Mevlâna'da Aşk ve İlim


Çağının ve yaşadığı coğrafyanın sınırlarını aşan Mevlâna; sufi kimliğinin yanı sıra, âlim, şair ve mütefekkir bir şahsiyettir. O düşüncelerinin merkezine insanı ve ilahî aşkı yerleştirmiş, bütün dünya insanlığını muhatap alarak eserlerini meydana getirmiştir.
Mevlâna’nın yaşadığı dönemden sekiz asır sonra bile düşüncelerinin rağbet bulmasında, eserlerinin günden güne artan ilgiyle okunmasındaki sebepler arasında ilim anlayışı ile aşka bakış açısının önemli bir yeri vardır.

Bugün Amerika’da Mevlâna’nın eserleri en çok satan kitaplar arasında yer almaktadır. Mevlâna ve Mevlevîlik Batılı aydınlar arasında da ilgiyle takip edilmekte ve olumlu etkiler uyandırmaktadır.

Mevlâna hakkında araştırma yapan bazı kişiler ona hümanist, filozof vb. birtakım sıfatlar ekleyerek onun gerçek kimliğini gözardı etmektedirler. Aslolan Mevlâna’nın iyi bir Müslüman olduğudur. Ondaki güzelliklerin kaynağı mensup olduğu İslâm dininden kaynaklanmaktadır. Ona eklenen hiçbir sıfat bu hakikati gölgelememelidir. Mevlâna’nın hayatta iken söylediği şu sözler kimliğini açıkça göstermektedir: “Canım bedenimde oldukça Kur’ân’ın kuluyum, Muhammed Mustafa’nın yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden başka bir söz naklederse; ondan da şikâyetçiyim ben, bu sözden de şikâyetçiyim.”

Bu ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi onun temel referans kaynakları Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir.

Mevlâna, Türk tasavvuf hayatının önemli ve etkili bir sufisidir. Onun tasavvufî görüşlerinin oluşmasında önemli rol oynayan üç temel şahsiyet ve bu şahısların mensubu olduğu üç düşünce sistemi vardır. Bunlar: Muhyiddin Arabi - Vahdet-i vücud Mektebi, Necmeddin Kübra - Kübrevilik ile Melametilik; Şems-i Tebrizi - Kalenderilik’tir.

Yaşadığı devrin birtakım sosyal ve siyasî karışıklıkları karşısında Mevlâna her zaman huzur ve sükûnetin temsilcisi olmuş, halka ümit ve güven telkin etmiştir. Zamanında başka dinlerin mensuplarıyla da iyi diyaloglar kuran Mevlâna, onların gönüllerini fethetmesini bilmiştir. Eserleri incelendiğinde de herkese kucak açan, bu kuşatıcı bakış açısı görülmektedir.



Mevlâna ve Aşk


Kelime olarak aşk, sarmaşık demektir. Bir nesnenin bir nesneyi sarmasıdır. Maşuk da âşıkını sarmaşık gibi saracaktır. Bu sarış, âşığın maşukta yok olmasıyla son bulacaktır. Sarmaşık nasıl sarıldığı yeri kaplarsa, aşk da girdiği kalbi, daha doğrusu kalpten başlayarak insanın bütün vücudunu sarar. Aşk, her durum ve hâliyle kişiyi hakikate erdirir. Sevmenin ne olduğunu öğretir. Mevlâna’ya göre aşk, öyle bir kimyadır ki o ancak can madeninde bulunur. Aşk, varlığın en esaslı, en sırlı sebebidir.

Kudsî hadis olarak da ifade edilen bir beyanda Allah Teala Hz. Peygamber salllallahu aleyhi ve selleme: “Sen olmasan, sen olmasan; bu gökleri yaratmazdım.” şeklinde hitap eder. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Allah celle celâlühün en sevgili kuludur, habibullahtır. Bu sebeple kâinatın mayasının aşk olduğunu söyleyebiliriz. Yine, kudsî hadis olarak aktarılan bir başka beyanda yer alan “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve halkı (âlemleri ve insanı) yarattım.” ifadesi de insanın yaratılmasındaki yegâne maksadın Allah’ı tanımak, sevmek ve kulluk etmek olduğunu açıkça anlatır. Mademki kâinatın yaratılışı ve devamı sevginin neticesidir, öyleyse her insan bu sonsuz sevgiden nasibini almalıdır. Bu düşünceden hareketle Mevlâna, her insanın bu sevgi dairesine dâhil olmasını hedefler. Ancak bu sevgi; yaratıcıyla, kâinatla ve insanlıkla bütünleşen, hiçbir zaman azalmayan ve zedelenmeyen hakiki bir sevgi olmalıdır. Tasavvufta “kesbî” olarak nitelenen bu sevgi; mecâzî veya beşerî aşk değil, “İlahî aşk”tır.

Mevlâna, tasavvufun tanımı için şöyle der: “Tasavvuf aşk ve vecdle ilahî vuslata erişmektir. Can ve beka âlemidir.” “Aşk ve vecd ile ilahî vuslata ermek” yani bu tanıma göre tasavvuf, seven ile sevilenin birleşerek tek vücut hâline gelmesidir. İki iken bir olmaktır. Tasavvufun özü aşktır. Tasavvuf coşkun bir aşk hâlidir. Mevlâna da tanımında bu hakikate işaret ediyor. Tasavvufî manada aşk ve vecd hâlini yani coşkunlukla Hakk’a ulaşmak olarak tanımlamıştır.

Mevlâna, “Aşk deliliktir biz delinin delisiyiz.” der. Aşk duygusu o kadar ulvî bir duygudur ki fâni varlık karşısında duyulan, hissedilen her şey bu merhalede teslimiyete ulaşacaktır. Artık kişi hakiki varlık karşısında sonunun mutlu bir şekilde biteceğini ümit ederek ilahî aşk yolunda yürümeye başlayacaktır. Yani Allah celle celâlühün tecellisi olan kul, kendi benliğinden sıyrılıp mutlak hakikatle birleşecektir.

Mevlâna, bu aşkın en son merhalesi için ise şöyle der; “Eğer benden başka senin gözlerinde sen kendi nakşını görürsen onu hayal bil, defet, sür gitsin. Bu aynı zamanda vahdet-i vücud yani vücut birliği, iki iken bir olma hâlidir. Mesnevi’de şöyle bir hikâye anlatılır: Birisi geldi sevgilinin kapısını çaldı. Sevgilisi “kimsin?” diye sordu. Kişi “benim” deyince “git” dedi. Şimdi zamanı değil burada ham kişinin yeri yok. Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir? İkiyüzlülükten kim kurtarabilir? O yoksul gitti tam bir yıl yollara düştü. Sevgilinin ayrılığı ile kıvılcımlar saçarak cayır cayır yandı. O yanmış yakılmış kişi pişti olgunlaştı. Geri geldi yine sevgilinin kapısına dayandı. Korku ve edeple kapının tokmağına dokundu. Sevgilisi “kapıdaki kim?” diye bağırdı. Adam “A gönüller alan, kapıdaki sensin!” dedi. Sevgilisi “Mademki bensin gel içeri gir; zira ev dar, iki kişi sığmıyor” dedi.

Mevlâna bu birlikteliği şu şekilde özetler: “Senin gözün gönlüme göz olunca bu görmeyen gönül göz kesildi. Gözün ta kendisi oldu.”
Mevlâna’ya göre sözün menşei üçtür: nefis, akıl ve aşk. Nefisten gelen söz, bulanık ve tatsızdır. Aklın sözü, akıllılarca makbuldür ve birçok faydaların kaynağıdır. Aşkın sözü ise söyleyeni mest, dinleyeni kendinden geçirip neşelendirir.

Aşk ile tasavvufî mertebeler aşılacaktır: Mevlâna “Yedinci kat göğün üstüne çıkmak istiyorsan aşk, bir güzel merdivendir a oğul!” derken bu hakikate işaret eder. Allah celle celâlüh katında aşkın değeri çok üstündür. Mevlâna “Kıyamette namazları, oruçları, sadakaları getirip teraziye koyarlar. Fakat aşk teraziye sığmaz. Bu yüzden asıl olan aşktır ” der. Ayrıca herkesi âşık olmaya davet ederek “Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah ona!” diyerek aşka meyli olmayanlara acımaktadır. Hâsılı, kâmil bir ubudiyet içinde olan kulun nihaî hedefi ilahî aşk olmalıdır.
Aşk yolunun peygamber yolu olduğunu belirten Mevlâna, “Aşksız yaşama ki, ölü olmayasın; aşkla öl ki diri olasın.” sözleriyle bu manadaki aşkın kişiyi ölümsüzleştirdiğini ifade eder.

Mevlâna “İlahî aşk ateşi gelip de, kendinden başka ne varsa yakıp yandırırsa, işte o zaman gönlünde ne varsa, yanınca sevin, tatlı tatlı gül” sözleriyle aşkta esas olanın sevgiliden başkasını düşünmeme ve ilgilenmeme olduğunu anlatır. Aşkın varlığı, kalpte sevgiliden başkasını yakar ve yok eder. Aşkın aslı yok olma, kendi benliğinden geçmedir. Gerçek aşka ulaşanlar geçici aşklara meyletmezler. Hakiki aşk kalpteki diğer sevgilerin tamamını yok edecektir. Nitekim Kur'ân’da “Allah, hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır.” mealindeki ayetle de hakiki aşkta, kalbin mutlak sevgiliyle dopdolu olması gerektiği anlatılır.

Her güzelliğin kaynağını aşka bağlayan Mevlâna şöyle der: “Aşk olmayınca neşe ve sevinç artmaz. Aşksız olursa en güzel vücut bile salınamaz. Buluttan denize yüz damla düşer ama aşk harekete gelmedikçe hiçbiri sedefte inci olamaz. Dünyanın her parçası aşktır. Eğer gökyüzü âşık olmasaydı göğsü gönlü böyle saf lekesiz olur muydu? Eğer güneş de âşık olmasaydı onun yüzünde bir parıltı bu ışık olur muydu? Yeryüzü ve dağ âşık olmasalardı her ikisinin gönlünden bir ot bile bitmezdi. Eğer deniz aşktan habersiz olsaydı böyle dalgalanabilir miydi? Elbet bir yerde donar kalırdı.”
Aşkın hayat verdiğini, gönülleri yumuşattığını söyleyen Mevlâna Celaleddin Rûmî, Divan’ında aşkla ilgili şunları söyler: “Âşıkların gönülleri ateşe benzer, bedenleri mangala. Aşk uçuşuna dünya dardır. Aşkla, taş yürekler bile yumuşar, yumuşar da gönül taş bile olsa mücevher kesilir. Aşk yüreklere hayat verir. Aşk atına bin, artık yolu düşünme çünkü aşk atı pek rahvandır.”

Aşkın bedeli sevgili uğruna canını verebilmektir. Mevlâna, “Aşka tutulan can derdine düşmez” der.

Mevlâna, âşık olmayı bir imtiyaz, ilahî bir lütuf olarak görür ve “gerçek bir cana aşka düşmekten kurtuluş yoktur” der. Fîhimâfîh adlı eserinde de bu konuya işaretle şöyle der:

“Vücudumuz Meryem gibidir. Bizim herbirimizin içinde bir İsa vardır. Aşk ızdırabıyla büyük acılar bizde zuhur ederse o zaman İsamız doğacaktır.” Burada ifade edildiği gibi insan, aşkın tecellilerini, Rahmanî esintileri beklemeli, buna hazırlanmalıdır. Herkes kendi alıcısının gücü ve kapasitesi nispetinde bu tecellileri alabilecektir.

O halde âşık olmak için ne yapmamız gerekir? Bu soruya yine Mevlâna’nın tavsiyesi ile cevap vermek gerekirse; O, “Kulluk et belki sen de âşık olursun.” der. Bunu yaparken yine Mevlâna’nın deyişiyle, Allah celle celâlühü bir şey ummadan bir karşılık beklemeden sevmek gerekir.

Mevlâna kâinatta her şeyin kendi hâlince aşk içinde olduğunu, aşk ile hâllendiğini ifade eder. Mayası aşk olan kâinata da yakışan elbette budur. Mesnevi’sinin bir başka yerinde aynı hakikate işaret eder:

“Feleğin aşk yüzünden bir kararı durup dinlenmesi yoktur. Ey gönül! Sen de durup dinlenmeyi arama; yıldız gibi dön dolaş! Bütün varlıklar onun çevgeninin önünde bir top gibidir. Onun çevgenine yani Hakk’ın takdirine uyar, o çevgene secde ederler. Ey gönül sen de yüzbinlerce varlığın bir parçasısın. Nasıl olur da onun hükmüne karşı karasız bir hâle gelmezsin. Hakikat şarabını aşk kaynatır, coşturur. Ve doğru sözlü doğru özlü âşıka gizlice sakilik eden aşktır. Allah’ın inayeti ile aşka ulaşmayı dilersen şarap can suyudur, sürahi de beden.”

Aşk, insanın bütün hayatıyla iç içe olan sihirli bir kelimedir. Aşk, bazen insanın gaye-i hayalî olur, bazen de ölüm sebebi. İnsanı yaşatan aşktır. Aşksız gönül olmaz. Aşk, bir demir dağı delip boynuna asmak gibidir. Aşk, çile demektir. Aşk, kor bir ateştir, öyle ki etrafında bulunan her şeyi yakar, yıkar, kül eder. Yani bir yürekte aşk varsa başka bütün sevgiler yanar kül olur. Sevenden sevilenden başka ne varsa yakar, hatta sevgili için kendini de yakar, pervane örneğinde olduğu gibi.

Tasavvufta vuslat iki iken bir olmak, birbirinde yok olmaktır. Aşkın bu yolculuğu ile ilgili olarak Mevlâna:

“Aşk ateşi önce sevilene düşer, ondan da âşıka sıçrar. Muma bak da gör. Önce kendisi yandı, sonra pervaneyi yaktı. Sen bir gölge varlıksın, fakat güneşe âşıksın, güneş gelince gölge yok olur, gider. İki âlem de aşka yabancıdır. Aşkta yetmiş iki türlü delilik ve divanelik vardır. Aşk pek gizlidir. Ama verdiği şaşkınlık meydandadır. Ona ruh sultanlarının canları bile hasret çeker.”

Bütün bunların akıl ile çözülmesi ve kavranması zordur. Akıl aşkın hâlleri ve mertebeleri karşısında şaşkındır. Mevlâna, aklın bu konudaki âcizliğini şöyle ifade eder:

“Aşk yokluk deryasıdır. Aklın ayağı orada kırıktır. Yaratılış sırrına ulaşmak isteyen insanın sınırlı aklıyla yol almayı bırakması, sonsuz aşkla yücelere kanatlanması gerekir. Zira akıl insanı dünya nimetlerine kavuşturur, ancak aşk gökleri insanın ayakları altına serer. Keşke varlığın dili olsaydı da var olanların perdelerini kaldırsaydı. Hakikati anlatsaydı. Yani var gibi görünenlerin gerçekte var olmadıklarını, ezelî ve ebedî varlığın ancak Allah (c.c) olduğunu herkese bildirseydi.”

İnsanı ilahî bir kitap olarak vasıflandıran Mevlâna, kişinin kendini aşkla keşfetmesini ister, bu keşif onu Yaratıcısına götürecektir:
“Aşkın sesi gelince ölmüş ruhlar kanat çırpmaya, ölüler beden kabrinden baş kaldırmaya başladılar. Ey gönüllerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın âşık olun! Ey insan, ilacın sendedir; fakat bilmiyorsun; derdin de yine sendedir; ancak görmüyorsun. Sen öyle açık ilahî bir kitapsın ki harfleri ile gizli şeyler âşikar oldu, meydana çıktı. Canların gıdası aşktır. Bu yüzdendir ki açlık, ayrılık, şiddetli arzu, şevk ruhu canlandırır, güçlendirir, onu besler.”
Mevlâna’nın aşk üstadlarından olan Şems: “Aşk ilmi medresede öğrenilmez.” diyerek ona, sema ile aşkın coşkunluğunu yaşamayı, mana âleminde seyretmeyi tavsiye ediyordu. Ona, maddi âlemden tamamen sıyrılıp mana âleminde yücelmesini söyleyerek şu tavsiyelerde bulunuyordu:

-Manevi ilim üç şey ile elde edilir: Zikreden dil, şükreden kalb, sabreden ten. İlimsiz vücud, susuz şehre benzer. Nihayet kuru bir kalıptır. Vücudu perhizle, ahlakla gayretle sulamalı ve süslemelidir. Zahidlere mahsus olan mal cömertliği, cihad edenlere mahsus olan ten cömertliği, gazilere mahsus olan can cömertliği, ariflere mahsus olan gönül cömertliğidir.

Aşkın, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allah’ın (c.c.) vasıflarından olduğunu söyleyen Mevlâna, Allah’tan (c.c.) başkasına âşık olmayı, geçici bir heves olarak görür.19 Aşkın şehvet olmadığını vurgulayan Mevlâna, insanın varlığını sürdürebilmesi için aşka muhtaç olduğunu belirtir. Bunun için kişinin aşkı talep etmesi, onu araması gerekir. “Susuzlar hasretle su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar.”20 diyen Mevlâna, layık olanın aşka ulaşacağını müjdeler. Onun aşkı kuru bir lirizme dayanmamaktadır. Kulluğu, ibadeti dışlayan bir aşk değildir. İbadetlerin aşkı körüklediğini, kulu Allah’a (c.c.) yakınlaştırdığını şu örnekle dile getirir: “Şefkatli bir anne, emzirdiği çocuğunu yemeğin tatlılığına ve içeceklerin lezzetine yavaş yavaş alıştırır. Böyle azar azar yiyen çocuk, sonunda lokma lokma yemeye ve hazmetmeye alışır. Kullar da ibadetlerden kuvvet alır; manevi yönden yüksek bir dereceye ulaşır ve sonuçta Allah'a (c.c.) yakınlaşır.”

Mevlâna ve İlim Devrinde Sultanu'l-Ulema olarak tanınan Baha Veled’in oğlu olan Mevlâna, ilk derslerini babasından alır ve onun titizlikle seçtiği devrin âlimlerinin rehberliğinde eğitimini devam ettirir. Kısa sürede ilmî derinliğe ulaşan Mevlâna, medresede dersler verir. Babasının ölümünden sonra da Halep ve Şam’a ilmini geliştirmek için gider. Mevlâna buradaki tanınmış müderrislerden de dersler alır.

İlme büyük önem veren Mevlâna; “İnsanlık ilimle itibar kazanmıştır. İlim Hz. Süleyman’ın mührü gibidir, onunla bütün dünya insanın hükmü altına girer, dünya bir sûret, ilim ise onun canıdır.” diyerek ilmi, hayat veren bir mürşit olarak görmüştür.
“Âlimin uykusu cahilin ibadetinden hayırlıdır.” hadisine telmihte bulunan Mevlâna, ilmin sonsuzluğuna vurgu yaparak: “Hele insanı gafletten uyandıran bilgi olursa. Bilgi, uçsuz, bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Bilgi isteyense, denizde dalgıçlık edene benzer.” der.
İlmi, kişiyi Allah celle celâluha götüren bir vasıta olarak gören Mevlâna, “Allah sevgisi ilimle elde edilir. İlimden nasibi olmayanlar ve akılsızlar bu sevgiden uzaktır.” der. Eğer ilim bu fonksiyonunu icra etmiyorsa yapılan işin sadece yorgunluk olduğunu söyler: “Yaratılış gayesini öğretmeyen ilim, sahibi için yalnızca zahmet ve yorgunluktur.” Esasen bu anlayış birçok sufide ortaktır ve temelini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin “Nice oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve susuzluktan başka kâr bırakmaz.” sözünden alır. Yunus Emre de: “Okumaktan mana ne, kişi Hakk'ı bilmektir, Çün okudun bilmez isen, Ha bir kuru emektir.” sözleriyle aynı bakış açısını dile getirir.

Mevlâna’ya göre ilim sahibi olmanın ölçüsü şudur: “Nur ve kemâli artıran lokma, helal kazançtan elde edilen lokmadır. İlim ve hikmet helal lokmadan doğar; aşk ve rikkat (gönül inceliği) helal lokmadan meydana gelir.”

İlmin, sahibine faydalı olmasına vurgu yapan Mevlâna, “Allah’ım; sana sığınırım faydasız bilgiden, alçalmayan gönülden, doymayan nefisten, kabul edilmeyen duadan.” hadisine telmihte bulunur.
Sadece bilmenin yeterli olmayacağına işaret eden Mevlâna, ilim-amel münasebetine dair tespitlerde bulunur: “Yalnızca ilim sahibi olmak yeterli değildir; ilim, amelle birlikte olunca sahibine faydalı olur.”27 Ameli olmayanları âlimden çok muhafıza benzeten Mevlâna; “İlmi olup ameli olmayanlar sadece ilim muhafızıdır, âlim değildir.”28 demektedir. Aynı anlamda bir başka ifadesinde amelsiz âlimleri, birer dellal olarak niteler: “Nice âlimler var ki kendi ilminden nasibi yoktur. Böyle bilginler kendi bilgilerinin sadece bekçisi, hammalıdırlar. Onun elindeki gömlek ödünçtür. Dellal elindeki cariye gibidir. Dellal, elindeki şaşkın cariye müşteriyi avlamak içindir, yoksa onda dellalın bir payı ve nasibi yoktur.”
Bazen ilim, sahibini kör eder. İlim sahibi aşkla marifete ulaşmalıdır. Mevlâna, şeytan için “Onun ilmi vardı ama imanının aşkı olmadığı için Âdem’de toprak suretinden başka bir şey göremedi.” demektedir.

İlim sahibinin öncelikli olarak kendini bilmesi gerektiğini söyleyen Mevlâna, “Kendini bilen Rabbini bilir.” kudsi hadisine işaret eder, kendini bilmeyen bu âlimleri ise zalim ve ahmak olarak niteler: “Âlim nice binlerce ilim bilir de o zalim kendi nefsini bilmez. Sen gerçi caiz olanı olmayanı bildin ama nefsin acaba bunların hangisi üzere! Her metaın kıymetini bilirsin de kendi kıymetini bilmeyen ahmaksın.”

“Sapıklık da bilgiden olur, doğru yolu buluş da...” diyerek ilmin bir vasıta oluşuna dikkat çeken Mevlâna, “İlmi eğer tenine kullanırsan yılan olur, gönlüne kullanırsan sana yâr olur. İlim gönle aksederse yardımcı olur, ilim bedene yansırsa yük olur.” sözüyle de ilmin sadece dünyevî menfaatler için kullanılmaması tavsiyesinde bulunur.

Liyakati olmayanın elindeki ilmin zararlarına işaret eden Mevlâna, kötü niyetli kişilere ilim ve fen öğretmeyi, “yol kesen eşkiyanın eline kılıç vermek”34 olarak niteler. Aynı anlamda “Bilgi, mal, mevki ve hâkimiyet, kötü niyetli kişilerin elinde fitnedir. Bilgisizlere, geçtikleri mevkie yaptığı fenalığı, yüzlerce aslan bir araya gelse yapamaz. Cahil, kötü hükümler yürüten bir padişah oldu mu bütün ova yılanla, akreple dolar. Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğini dileyen kendisidir. Çünkü ya cimriliği tutar, az verir; ya da cömertliğe girişir, yerli yersiz bağışlarda bulunur.”35 sözleriyle cehaletin ve cahillerin zararlarını dile getirir.

“Nefsinin isteklerine esir, rahatına düşkün, çabuk bıkan, kendisine güveni olmayan, zahmetlere sabretmeyen, dünyalık peşinde koşan insanlar ilim sahibi olamazlar.”36 diyen Mevlâna bu sözleriyle ilim sahibi olmanın ölçülerini vermektedir.

Mevlâna, ilim sahibinin teslimiyet ve tevazu içinde olmasını tavsiye eder:

“Nasıl ki su önce öldürür, sonra ölüyü başında taşırsa, sen de ölü gibi ol ki su seni taşısın. Yoksa kendi bilgi ve kabiliyetine güvenen kişinin bu deryadan kurtulması zor.”

İlimde zahmetsiz başarı olmayacağını ifade eden Mevlâna, insanı çalışmaya, sonrasında tevekküle davet eder: “İnsanın zararı, çalışmamasından dolayıdır, kârı ise çalışmasından. Kader haktır, ancak insanın çalışması da. Tevekkül edeceksen önce çalış, çalış da Allah celle celâluha dayan.”

İlimde sürekli ilerlemeyi, yenilenmeyi tavsiye eden Mevlâna, “Her gün bir yerden göçmek, her gün bir konağı bırakmak; akarsu gibi donmamak ne hoş! Dün geçti, düne ait söz de dün gibi geçti gitti; Bugün yeni bir söz söylemek gerek!” sözleriyle “İki günü eşit olan ziyandadır” hadisini hatırlatır.

Netice olarak, Mevlâna da birçok sufi gibi aşkı kâinatın yaratılış sebebi olarak görmüştür, Mevlâna’nın anlayışı, eserlerinde görüleceği gibi din, ilim ve aşk eksenlidir. Ömrünü ilme adayan Mevlâna’ya göre ilim, sahibini Allah celle celâluha ulaştıran bir vasıtadır. İlim de aşkla yapılmalıdır. Aşkla Allah celle celâluha bağlanan gönlü muteber olarak gören Mevlâna’ya göre “ilim bilmeyi, aşk olmayı” öğretir. Mevlâna’ya göre aşk, yalnız kuru bir vecd hâli değildir. Şuurlu bir kullukla gelen hâldir. Mevlâna tam bir zühd hayatı yaşamış, farz ve nafile ibadetleriyle kullukta derinleşmenin örneğini en iyi şekilde vermiştir. Ona göre; Müslüman için aşk bir enerji kaynağıdır, bir gıdadır. Kişiyi hakikate ulaştıracak kanattır. Aşk, ilim ile şuurlanarak, amel ile beslenerek bir anlam ve değer kazanmaktadır. Bunlar birbirini tamamlayan unsurlardır. Biri olmadan diğerleri ile hedefe ulaşmak mümkün değildir.

* Fatih Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Öğretim Üyesi

Dipnotlar
1. Muhammed Veled (İzbudak), Rubaiyyat-ı Mevlana, İst. 1312, s. 252.
2. Ahmet Yaşar OCAK: Türk Sufiliğine Bakışlar, İstanbul 1996, s.91–93.
3. Emine YENİTERZİ: Mevlana’nın tefekkür Dünyası ve İnsan Konya'dan Dünya'ya Mevlana ve Mevlevilik, Karatay Belediyesi Yayını, 2002, s.73.
4. Mesnevî, C. I/3055-3064.
5. Mesnevî, C. II/97.
6. Gazel, IV, 187.
7. Fihi Mafih, 325-326.
8. Mesnevî, C. I/30.
9. Mektuplar, 36.
10. Divanı Kebir, C. II/ 937.
11. Ahzab:33/4.
12. Divanı Kebir, Gazel, 2674.
13. Fihi Mafih, 5.
14. Mesnevî, C. V/2725.
15. Mesnevi, C. VI /915-925.
16. Mesnevi, C. III /4715-4720.
17. Mesnevî, C. III/4720.
18. Mesnevî, C. IV/850.
19. Mesnevi, C. VI/971.
20. Mesnevî, C. I/1740.
21. http://ogm.meb.gov.tr/belgeler/mevlana_800_yil.pdf
22. Mesnevî,C. I/1071-1072.
23. Mesnevî, C. VI.
24. Mesnevi, CII/1545,1549.
25. Ariflerin Menkıbeleri, II:83.
26. Mesnevi, C. I/1707.
27. Fîhi Mâfih, s.93.
28. Mesnevî, C. III:3060.
29. Mesnevî, C. III/3060-3062-3063.
30. Mesnevî, VI, 262.
31. Mesnevî, C. III/2660.
32. Mesnevî, IV, 3010.
33. Mesnevî C.,I, 3447.
34. Mesnevî, C. I/3718.
35. Mesnevî, C. IV/1440.
36. Mesnevî,C. III: Dîbâce.
37. Mesnevi C.1/112.
38. Mesnevî, C.I, 947.




Yağmur Dergisi

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !