29/5/2008 · Kategori: Bizden Hikayeler

Leyla ve Leyl...


Mecnun leylasız geçen bir gecenin perişanlığı içindedir… ruhu Leylasızlığın derin ızdırabı içinde ateşler içinde kalmış çıra misali inleyerek yanmaktadır… leylayı gördüğü andan beri kalbine saplanan firak oku her geçen gün yarasını azdırmakta, acılar içinde inletmektedir… Leylasız attığı her adım hicran, aldığı her nefes elem, gördüğü her cisim korkunç… işte yine sevgilisiz bir gecenin koynundadır… ne yapacağını bilmez halde başını gökyüzüne kaldırmış ve öylece dalmıştır sonsuzluk nefesli gökyüzüne…


bir yıldızın göz kırptığını fark eder sonra belli-belirsiz… dikkatlice baktığında ise o gözün leylaya ait olduğunu… şaşılacak bir şeytir… gökyüzündeki yıldızlar leylanın resmini çizmiştir işte… mecnunda tarifsiz bir mutluluk… dille anlatılamayacak, kalem ile yazılamayacak bir haz mecnunun gönlünde… saçları, gözleri, dudakları… işte Leyla ordadır… ömrünün bitmeyen baharı… kavuşamadığı sabahı… koklayamadığı gülü, varlığının manası, sevgilisi, canı, cananı ‘Leyla’ gökyüzündedir… mest olur, ağlar, güler kendi kendine… kendinden geçer bu manzara karşısında… öyle haller yaşar ki Leyla’sız geçen onca zamanın ardından… bu hali ifade etmek mümkün değildir.. öylece bırakır kucağına ruhunu, yıldızlarla örülü ‘leyla’ya, leyl’e…

sonra gözlerine dalar leylanın… o sonsuzluk dolu simsiyah gözlerine karanlık bir gecede… hayatı, neşeyi, varlığı, manayı solur… alemlerden alemlere seyreder… ne kadar alem varsa kainatta, hepsi leylanın gözlerinde hapsolmuştur… dünyası leyla, ahireti leyladır mecnunun… ölümü Leyla, kabri Leyla ve kıyameti leyladır… cenneti, cehennemi leyladan başkası değildir… ve tebessümü içer göz bebeklerinden… sanki havzı kevserin başındadır… aşkın şarabını sunar leylanın gözleri, mecnuna…

ne doyumsuzdur… hem nasıl doyulur… ya saçları… mecnunu sonsuz saadete doğru çeken bir ip, hiçlikten varlığa uzanan bir köprü sanki.. nasıl da dalgalanmaktadır… saçlarına değen her yağmur damlası mecnunu boğar… saçlarını savuran her rüzgar, mecnunu kıskançlık diyarına sürükler… o leylasını kimselerle paylaşamaz… kendinden dahi kıskanırken hem … o leylaya aşık olmuş, varlığını ona sunmuş, onda yok olmuşken, sevgiliyi paylaşmak ne mümkün…



bu düşünceler hızla geçer zihninden mecnunun, sonra tekrar gökyüzündeki muazzam manzaraya dalar… ne müthiş tablo… onca zaman sevgiliyi beklemiştir… kaç gün kaç gece, belki Leyla gelir diye… işte gelmişti sevgili beklenmedik bir gecede… hal içinde sayısız haller yaşarken mecnun bir anda beyninden vurulmuşa döner yahut ruhundan… gökyüzünden bir yıldız kaymıştır hiçliğe… ama bu yıldız herhangi bir yıldız değildir… sevgili artık kendisine göz kırpmamaktadır… sonsuzluğa doğru seyir ettiği simsiyah gözlerini göremez gökyüzünde.. sonra dudakları, saçları derken bütünüyle Leyla hiçliğe yuvarlanır…mecnun şaşkın, mecnun divane, mecnun harab… yine Leylasız kalmıştır işte… mecnun bu garib ve sonsuz elem dolu hal içindeyken kalbine ilham edilen ilahi sözlerle tekrar bir şaşkınlığa gark olur… ve bir başka aşka düçar olur..


‘ey mecnun senin hiçliğe yuvarlanan bir aşkla ne işin var…

kendine ölmeyen, hiçliğe yuvarlanmayan bir sevgili bulsana...`

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/12/2007 · Kategori: Bizden Hikayeler

Aşık ile Güneş...




Aşıklardan biri, bir gün sevgilisinin kapısına dayanmış ve başlamış sevgilisine seslenmeye:

- Ey benim birtanem, nurtanem, cantanem. Nerdesin? Nerelerdesin? Artık bir gözüksende gözlerime, bende gündüz ne imiş bir öğrensem. Sen bir an olsun pencereden yüzünü gösterecek olsan, güneş mümkün değil olduğu yerde kalamaz. Bir an evvel senin o akılları baştan alan güzelliğin karşısında utanır ve ay'ın arkasına gizlenir. Sonra da tutulur. Bu yüzden yeryüzünü karanlıklar basar ki; bu zaten benim istediğim bir şeydir. Zira sen meydana çıkınca benim dışımda bir gözün sana ilişmemesi icab eder.


Ey sevdiğim! Ey baharım! Ey varlığım! Hadi bana acı, merhamet et. Bir nazar lütfet. Bir bakışın bana bir ömür yeter. Sadece bir bakış. Bir daha semtine uğramam söz. Hani bundan bilmem kaç vakit önce, yağmurlu bir günde, gökten yağmur indiren bulutlara bir bakış atmıştın ya. Taa o zamandan beri şu ülkeye yağmur namına birşey yağmamış, bütün memleket kuraklıktan harab olmuştu. O bulutlara gören biri ise asla bulanamamıştı. İşte o bulut misali yok olur, giderim. Yeter ki bir bakış lütfet.

Aşık, inledikçe inliyor ve aklını da kaybetmeye başlıyordu:

- Ey aşkının kölesi olduğum! Canıma tak etti sensizlik. Ne istiyorsan söyle, derhal yerine getireyim. Ama yeter ki birşey söyle, 'öl' de, öleyim. 'Git' de gideyim, ama konuş, birşey söyle. Şayet şu güneşi söndürmemi istersen, derhal bu emrini yerine getiririm.

Aşık böyle deyince, onu en başından beri dinleyen güneş öfkelendi. Hadi durduk yerde kendisini ay'ın ardına kovalamıştı. Ama bu son söyledikleri de neyin nesi idi, dedi ve aşığa seslendi:

- Ey şaşkın! Sen ne dediğinin farkında mısın? Daha fazla canımı sıkma. Şayet ileri geri konuşmaya devam edecek olursan bir karış yaklaşırım, seni de, senin bulunduğun cihanı yakarım, dedi.

Aşık, güneşin sesini işitince, boynunu büktü ve cevab verdi:

- Ey cihanı aydınlatan eşsiz güneş. Sen bari böyle deme. Şu düştügüm hale sen şahidsin. Benim şu pervasız hareketlerime bakıp da sende bir delilik etme. Onca suçsuz ve günahsızın kanına girme. Sende biliyorsun ki şu güzelin sevdası bende akıl namına birşey bırakmadı. Ağzımdan çıkanlar da bu akılsız halimin sonucudur. Akıl baştan gidince ne dediğimi ben bilmiyorum ki. Sen de bilirsin ki aşıkların sözü pek ciddiye alınmaz.


Güneş, aşıktan bunları işitince tebessüm etti ve arkasını dönerek ağır ağır ufka doğru ilerledi.

Ortalığı yavaş yavaş karanlık basmaya başlayınca aşık kaldığı yerden sevgilisine hitab etmeye, yalvarıp-yakarmaya devam etti.

Güneş ise ufuktan kaybolurken kendi kendine söyleniyordu:

- Doğru ya aşıkların sözü hiç ciddiye alınır mı? Kim bir deliyi mahkemeye şahid diye götürür ki?


Vesselam...




01/12/2007

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/12/2007 · Kategori: Bizden Hikayeler

Aşk, Kalb İster





İnsanlar bir meydanda toplanmış. İsmi lazım olmayan bir filozofun anlattıkların dinliyorlardı. Filozof aklın üstünlüğü ve yetenekleri hakkında gayet çarpıcı ve şaşırtıcı şeyler söylüyor, aşk için muhakkak aklın gerektiğini dile getiriyor ve halkın hayretini artırıyordu. Ama kalabalığın içinde biri vardı ki, filozofun asıl niyetinin ne olduğunu sezmişti. Güya insanları, aklın aşk da dahil herşeye yeteceğine ikna edecek ve halkı aşkın yaşandığı yer olan kalb ile irtibat kurmalarının önüne geçecekti. Halbuki şu varlık bilgisini ancak kalb gerçek manada idrak edebilirdi ve aşk ancak orada yaşanabilirdi. Fakat gönlüne doğan bu şeyleri dile getirecek bir hali olmadığı için birşey diyemiyordu. Tam o sırada Muhib'in salına salına geldiği görünce sevindi. Biliyordu ki kendisinde olmayan o dil, Muhib'de mevcud idi.

Şöhretin afet olduğu iyi bilen Muhib, konuşmaktan çekinsede; türlü diller dökerek Muhib'i konuşmaya razı etti. Ve Muhib anlatmaya başladı:

- Cânân'ın aşkı ne zaman sineme düştü o vakit gerçeğin bilgisi de gözümde parladı. Ondan evvel aklımın herşeye yeteceğini zanneder dururdum. Lakin yakama yapışan aşk belası bana dedi ki: 'Ey Muhib! Şayet derdin sevgili ise aklı bir kenara at ve kalbine yönel. Bil ki bu bu ağır yükün kahrını ancak kalb taşıyabilir.' Bu sesi işittim ve artık aklımı yele verdim. Tümü ile kalbime odaklandım. Anladım ki aşk bana apaçık gerçeği söylemiş. Kalbim ile alaka kuralı bilmiyorum kaç zaman oldu. O zamandan beri aşk namına ortaya koyduğum herşeyden utandım.


(Muhib doğruyu bulmuştu. Aşk mesleğinde ustalaşmak isteyen kişi için akıl bu yolda en büyük engellerden biriydi. Aklı bir kenara atan Muhib, kalbi ile yol aldığı bu seferde daha pek çok yeni şeyler öğrenmişti. Ve şimdi bunları insanlara duyarma zamanı idi.)

- Cânân'ın aşkı ile pişmeye ve yanmaya başlayan kalbim, onun sevgisi uğrunda karşılaştığı sıkıntılara sabrederek daha da bi olgunlaştı, genişledi. Şu anda öyle bir kalbe sahibim ki; onsekizbin alem kalbime misafir olsa hepsini birden misafir edebilecek bir haldeyim. Oysa akıl denen şey bırakın onsekizbin alemi, aşk'ı dahi konuk olarak kabul edecek bir vaziyette değildir.

Muhib konuştukça halk da filozofun anlatıklarından soğumaya başladı. Filozof ise çoktan kayıplara karışmıştı. Zira etraf aydınlık olunca yarasaların ortadan kaybolması icab eder.

Muhib devamla şunları söyledi:

- Aklına güvenip de kalbini ihmal eden bir kimse için aşk kaf dağının ardındaki bir kuş gibidir. O kuş, her ne kadar insana doğru kanatlanıp uçmak istesede aradaki mesafeden dolayı bir türlü bu işi başaramaz. İşte o kuşcağızı yoran ve bu sebeble hedefinden alıkoyan uzun yol, akıldan başka birşey değildir. Aşk, yanık bir kalb ister.


Muhib'in kendisini dinleyenlere son sözleri bunlar oldu. Ve sonra ağır ağır gözlerden kayboldu.

Halk ise gerçekleri öğrenmişti. Aşk için aklın bir engel, kalbin ise bir cevher olduğuna kâni olmuşlardı.








01/12/2007

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/12/2007 · Kategori: Bizden Hikayeler

Hırsız ve Aşık Mecnun...





Mecnun, bir gece vakti Leyla'nın evinin önüne gelmiş ve Leyla'ya dışarı çıkması için seslenmişti. Leyla dışarıya çıkınca Mecnun:

- Bak, dinle senin için neler yazdım, dedi ve güya Leyla için yazdığı şiiri okumaya başladı...

Yine geldim ya Leyla.. aşk kapında köpeğim
Kabul kıl bendeni.. n'olur ayak tozunu öpeyim
Sana ermek için ölmekse çâre, şu an öleyim
Ahdetmişim dönmemeye.. azletme, öksüz köleyim.

Vefâsızım, doğru.. ama vefâ bekledim hep Senden
Yıkılmışım.. şu günahkâr hâlim bilmiyorum neden?
Medet eyle, istemem sensiz ne hil'ât ne de kefen!
İstemem.. illâ sen, illâ sen.. yoksa hâin miyim ben!?

Alıver ipimi eline.. çek, sür beni ardın sıra!.
Koşmazsam hâinim; tek, 'Sahibim' Sen olduktan sonra.
Beklerim susuz ekmeksiz, bu kapı Senin kapınsa.
Buyursun Azrâil, varılacak yer senin yanınsa...

Canım, Cânânım, Cinânım, Melceim, Mededresânım!
Lutfet elini Bîçâreye ki sensiz perişânım...Rûhum Leylam...

Mecnun okudukça Leyla'nın yüzü asıldı, öfkelenir gibi oldu ama birşey demedi. Mecnun ise iltifat beklerken Leyla'nın bu tavrına hiçbir anlam veremedi. Ama susmadı da:


Ay yüzlüm, apaçık sözlüm rûhum Sana kurban;
Gönlüm Sana hayran!
Nergis bakışlarının te’siri ne de yaman!
Sultânım el amân..!

Bak sînemde bir ok var, derûnumda bir acı,
Sen’dedir ilâcı...

Pür âteşim bırakma beni hicranda zinhâr!
Rûhumda âh u zâr...

Hem mahzûn, hem de perişan derdlerle kıvrandım;
Kapına dayandım!

Bilmem başka ocak, başka ateş, Sana yandım;
Sen’inle uyandım.

Ey dünyâya arşdan gelen nûr, ey meh-i tâbân!
Aydınlattı ziyân...

Hayâlimle gezip yine dîdârını andım;
Aşkınla kıvrandım.

Ey taptâze gül, kâkülü anber, saçı reyhân!
Câziben ne yaman!

Görmemiştir cihânda gözler Sen gibi dilber...
Güneşlerden enver...

Aç lütufla bağrını aç ki kıtmîr kulundur!
Dergâhın uludur...

Deryalar gibi kereminden bir katre ihsân,
Ey gönlüme Sultân!

Lütfeyle ne olur bildiğim başka kapı yok!
Derdim herkesden çok.


Mecnun'un şiir'i henüz bitmişti ki, Leyla öfke ile içeri girmek için hareketlendi. Mecnun:

- Dur, dedi nereye? Nen var söylesene? Yoksa beğenmedin mi? dedi.

Leyla hiçbirşey söylemedi. Mecnun:

- Peki o halde şunu da dinle ondan sonra arzu ettiğini yap, dedi.

Başım fedâ olsun nûrlu yoluna,
Gönlümü fetheden Sultanım benim!
Bir kez merhamet kıl kıtmir kuluna,
Gönlümü fetheden Sultanım benim!

Sen’in olmadığın her bucak ıssız,
Gönüller kararır inan ki Sen’siz!
Gel rûhuma bir nazar eyle sessiz;
Gönlümü fetheden Sultanım benim!


Mecnun daha devam edecekti ki, Leylanın sesi yankılandı:

- Yeter Mecnun! Sus.

Mecnun dondu kaldı. Leyla devamla:

- Şimdi de hırsızlığa mı merak sardın? Bunlar sana ait değil. Gelmiş birde benim için yazdığını iddia edip duruyosun. Ben hırsızları kendime sevgili edinecek biri değilim,
dedi.

Mecnun hem tebessüm etti, hem de içerledi Leyla'nın hitabına ve dedi ki:

- Ey Leyla! Sen benim gönlümü çaldığından beri sana tek bir laf etmedim. Bu kusurundan dolayı seni incitmedim. Şayet beni hırsızlık ile itham ediyor isen haklısın. Ama bilesin ki hakiki hırsızlık kalb hırsızlığıdır. Bununla beraber benim gibi bir aşık senin gibi kabahatlileride kendine sevgili edinir.






03/12/2007

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!