22/11/2007 · Kategori: Bir Ask Adami

Kitab-ı Aşk'dan Alıntılar...


Arz-ı hal etmeğe cânâ seni tenhâ bulamam
Seni tenhâ bulıcak kendimi asla bulamam


Selikî (16 yy.)

Sevgilim! Halimi arz etmek (aşkımı açıklamak) için seni yalnız bulamıyorum; seni yalnız bulunca da kendimi asla bulamıyorum

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

22/11/2007 · Kategori: Bir Ask Adami

Kitab-ı Aşk'dan Alıntılar...

"...Aşk iğnesiyle dikilince bir dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş. Aşk ile insan elbet güneşe benzer; ve aşksız insan misal-i taş'a benzer. Hayatı aşka bölünce hayat çoğalır; bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır. Gelip kemiğe dayanınca dünya, hayata atılan kement olur; göz kapaklarından vurulunca kasırgalar, annelerce deprem, babalarca bent olur.

Aşksız bahar dallarını kuru bir ayaz boğar, aşksız rahmini yargılayan bebekler nagehan doğar. Mahrem düşüncelerle perdelenen odalarda ya ezel ya ebed olur; aşk kayıp giderse dünyadan ebed kıyamet olur; sevgisizlik gelir, dünya cehennem olur..."


Kitab-ı Aşk, İskender PALA

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

7/11/2007 · Kategori: Bir Ask Adami

Önce Ruhları Yontmalı

'Takrîr edemem sûz-ı dil ü derd-i derûnum

Söyletme beni hâtır-ı zârımda keder var'

Gerçekten de insan ruhunun en ince yerinden kopup gelen bir serzeniş, bir tatlı sitemin ifadesi bu beyit. "İçimdeki derdi de, gönlümdeki ateşi de dile getirmem mümkün değil. Bu halimle beni söyletme ki inleyen hatırım kederle dolu!.." Eflatun, "Ruhumuzu bir kaya parçası gibi karşımıza almalı, onu kabalıklarından, fazlalıklarından yontmalıyız." der. Elhak yukarıdaki beyit de kabalıklarından yontulmuş bir ruhun terennümüdür. Yahut tersinden söyleyelim; böyle bir beyti söyleyebilmek için insanın önce kabalıklarından kurtulması, ruhunun zarafet adlı teline terennüm vermesi gerekir. İçinde kederler var iken konuşmaktan kaçınan, sırf içindeki kederler sözlerine yansır da muhatabını incitir diye korkan bir insan düşünün ve bir an, o insanı sevgili karşısında bir âşık olarak farz edin. İşte bu tavır, insanın aşkı kabule hazır hale gelmiş biçimi, diğer ifadesiyle fazlalıklarından yontulmuş hâlinin ifadesidir. Çünkü güzellikleri görmek için önce güzeli görecek göze sahip olmalı, deseni renklendirmek için önce kumaşı dokumalıdır. Evvelce gönlün frekans ayarını yapmak, duyarlılığını artırmak, zarafet ve estetik boyuta taşımak gerekir ki ruh da aynı kalıba girsin. Bunun için de kaba insanlık hallerinden sıyrılmak, kendini o derin halsizlik içinde güçten düşmüş gibi hissetmek ve teslimiyet ile aşka boyun eğmek gerekir. Enderunlu Vasıf Efendi'nin (ö.1824) şu beytinde anlatıldığı gibi:

Ne beyân-ı hâle cür'et, ne figâna tâkatım var

Ne recâ-yı vasla gayret, ne firâka kudretim var

Yani şöyle demek: "Ne hâlimi arz etmeye cür'et edebiliyorum, ne de feryat etmeye takatım var. Ne vuslat umudu için gayrete geliyorum, ne de ayrılığa güç yetirebiliyorum." Bu beyitte dikkatimizi çeken iki tavır mevcut. İlki; âşıkın hâlini beyan etmesinin bir cür'et (cesaret, atılganlık, bir tür haddini aşma ve küstahlık) kabul edilmesi, ikincisi de vuslatı umut etmenin bir gayret olarak algılanmasıdır. Âşık, sevgiliye o kadar kıyamaz durumdadır ki bu yüzden onun vuslatını istemenin cüretkârlığına eşdeğer bir gayrete gelmektedir. Leyla Hanım'ın (ö. 1848) buna benzer bir beyti vardır; der ki:

Pür-âteşim açtırma benim ağzımı zinhâr

Zalim beni söyletme derûnumda neler var

" (A acımasız sevgili!) Beni söyletme ki içimde neler neler var! Öyle ateş doluyum ki sakın ağzımı açtırma (yoksa dünya tutuşacak)!"

Doğrusu bu beyti okuyunca o ince ruhlu kadına, o zarif şiirlerin nazenin şairine acımadan edemedik. Çünkü bu dizeler, yukarıda söz konusu ettiğimiz her iki beyitten daha zalimce ve sevgili karşısında daha cür'etkârcadır. Bir kadın ruhu bütün kırılganlığı ve hassasiyeti ile fazlalıklarından, kabalıklarından en ziyade yontulmuş olduğu halde Leyla Hanım nasıl bir feryat ile böyle söyleyebilmektedir, şaşılır. O ki yalvarandan çok niyaz edilen; sevenden ziyade sevilendir. Belki de bu yüzden, hüzünlü çığlığı başkalarının feryatlarına göre çok daha yakıcı ve ateş doludur. Kişioğlunun tasarrufu altında iyi de kötü de, beyaz da kara da, hatta güzel de çirkin de emre âmâde beklemekte. Bize düşen, bunlardan hangisini tercih edeceğimize karar verebilmek. Unutmamak lazım; kimliğimiz, onu konuşlandırdığımız kabın şeklini ve rengini alır ve ruhlar incelmeden incelikleri asla göremez!..

İskender Pala

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

7/11/2007 · Kategori: Bir Ask Adami

Sevmeyi bilmeyene bilmeyi sevmek ne ki

Nur-ı aynım, iki gözüm, Bildin mi neydi sabır? Ya neydi kirpiğinin kıvrımına tutulup kalan burukluk? Hani neydi nesre çevrilemeyen söz? Neydi bilgiye adanmış ayazların derununu dolduran acı? Sabır bir aydınlık, sabır bir teselli... Büyük Sahra'ya yağmur, istiridyeye inci... Sabır göz pınarlarını kurutan ferahlık; sabır hüzünler kulübesinin ışığı...Nur-ı aynım, iki gözüm, Bildin mi neydi sabır? Haşre dek yokluğa hüküm giymiş bir güzelin kadehindeki iksir miydi; son gezginin gözyaşlarıyla suladığı bir çiçek mi, ıssız harabelerin eşiğinde ıstırabı emerek büyümüş nazenin bir kelebek mi? Karlı caddelerin kıyısında açmış ayın ondördü zambaklar bilir sabrı, nur-ı aynım, altın şehirlere uçan ebabiller bilir.Bir hazine ki... Tek miskali Yusuflar satın alır...Bir hazine ki...Bir hikaye anlat bana sabra dair, nur-ı aynım, bir hikaye anlat; gerçek olsun. Kalbinin rengi damlarken hani, çekik gözlü nakışlar vururdu sevinçleri, onu anlat. Yanağına düşen her güneş damlası yeni mağlubiyetler asardı boynuna ve eksik olan şey hep bir adım önde giderdi hani, onu anlat. Sabrı bildin mi nur-ı aynım, bildin mi sabrı? Hani yağmur çamur okula gidip de tipi boran kapıda bekleyen var ya?!.. Hani masumiyeti Kandehar tepelerinden boşluğa bir şahin gibi süzülen beyaz kuğu?!.. Sonsuz köşeli dayatmalarda hani zamanı biriktiren nazenin yasemen var ya?!..

 

Hani nisan dallarında vurulup kanı akmayan kanarya?!.. Helvaya durdu korukları, acımsılık lezzet oluyor dimağlarında. Onlar ki, soluk almadan bekleyişlerin sırrını öğrendiler kalpleri henüz durmadan, ve bulamayacakları çarelere adreslenmiş mektupların, açılmayacak kapılara gizlenmiş umutların sırrına erdiler; adı sabırdı!.. İsteksiz gülüşler serpildi kanayan yaralara nur-ı aynım, sabır adına bilinçsiz köşelere asılan afişler kirlendi, yolların üstüne uzaklar düştü, hep uzaklar... Karşılıksız sevmelerin şarkısı eski plaklarda kaldı iki gözüm, ve bir gece daha sancıdı yıldızlar, bir gece daha... Şimdi geceler en ince yerinden bölünmede nur-ı aynım, şehir bir denize doğru ağlamakta. Sabır adına, ve umut adına... Kol kanat edinip umutları, bereketli baharlara bir koşu başlar mı acep? Mum gibi eriyen ve mum rengince üzülenlerin; yandıkça ağlayan ve gözyaşlarınca yananların can ipliklerinde dumanı tütmez alevler parıldıyor, aydınlıklar tel tel yüzlerine vuruyor. Mutsuzluğun beslediği uzak arzular değil oysa umutsuzluk... Ve yakınlarda, çok yakınlarda bir sabır heykelinin eli değiyor eline. Zirvede bir imtihan var nur-ı aynım, zirvede bir imtihan var.



İskender Pala

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

7/11/2007 · Kategori: Bir Ask Adami

Efendiler Efendisi'ne İltica

Neler söylenmedi onun hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecektir de. Bütün söz ustaları kalemleri ellerine aldılar, adına na't dediler onu anlattılar; tazarru dediler, ona iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi'raciye dizdiler şanını tebcil için. Adına gül dediler ve besteler yaptılar gül terennümünde, ilahiler söylediler gül deminde. Na'tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Rasul'ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta'lik. Hamdullah'tan Hâmid'e harf başına Muhammed diye yazdı divitler; Levnî'den Osman'a tel tel renk verdi maviler ve çivitler. Onun içindir ki ne yana baksa Rasul'den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Rasul'ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık Rasul için vardır ve Rasul, elbette eşya ve varlık kadardır. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Rasul'ün gül yanağından alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve hitap...

Kimiler gül deyip ömür boyu gülerler; kimiler gül deyince gül uğruna ölürler!?

Muhammed (sas), benim Efendim...

'Eğer Elçi'nin vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.' der Mevlana. Lisan ve kalem onu hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bu yüzden biz haddimizi elbette bilecek ve Zekâî Mustafa Dede'den ariyet bir beyit ile ona iltica edeceğiz:

Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah

Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah

Elbette hasretini terennümdür kasdımız Efendimizin, cür'etimiz ise içimizin yanışından. Varlığa o iken sebep, hayalinden ya fikrinden, hiç olmazsa adının zikrinden nasıl duralım ayrı!..




İskender PALA

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::